Bu yazıyı okuyarak kahraman olmanın sorumluluğunu aldığını da kabul etmiş olacaksın. Eğer kahraman olmaya hazır değilsen, yazıyı okuma. Ama aksi halde beklediğin kahramanın hiçbir zaman gelmeyeceğini de unutma.

Son zamanlarda siz de böyle hissediyor musunuz bilmiyorum ama birkaç yıldır dünyada olup bitenleri izlerken içimde tuhaf bir duygu oluşuyor. Her gün yeni bir skandal, yeni bir felaket, yeni bir kriz… Savaşlar, adaletsizlikler, çevre felaketleri, politik skandallar.

Bir gün bir bakıyoruz kendi insanımıza, kendi sistemimizdeki düzensizliğe ve cehalete atfettiğimiz yolsuzluklar ve istismarlar dünyanın en eğitimli olduğu varsayılan ülkelerinde de ortaya çıkıyor. Aydın ve ahlaklı olduğu varsayılan insanların adının geçtiği dosyalar dünyaya yayılıyor.

O an yolsuzluğun, kötülüğün, pisliğin sadece belli yerlere ya da durumlara özgü olmadığı; aksine insanın olduğu ve gücün kötü amaçlara vakfedildiği her yerde karşımıza çıkabileceği gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Mesele cehalet meselesinden çok; kim, neyi, ne kadar iyi saklıyor meselesiymiş, anlıyoruz. Her gün işe gitmek için belki saatlerce beklediğimiz metrobüs duraklarında biz bunların farkında bile olamıyoruz.

İşin kötü tarafı bunların sonuçlarını her gün görüyor ve hayatlarımıza bu gerçeklerin yüküyle devam ediyoruz. Bunun ortalama bir insan üzerinde yaratabileceği çaresizliği ve stresi hiç hayal ettiniz mi?

Gelecek istasyon: Gerçekler.

Dünyanın bir yerinde zengin ve dolayısıyla güçlü insanların jetlerine atlayıp dünyanın bir başka yerinden kaçırdıkları çocuklarla türlü ayinler yapmak üzere bir adaya gitmelerini siz her gün metrobüsle işe gitmeye çalışan biri olarak nasıl engelleyeceksiniz?

Engelleyemeyeceksiniz.

Bunun ağırlığıyla ve bir gün sıranın sizin çocuğunuza da gelebileceği gerçeğiyle o metrobüse binmek zorundasınız.

Aynı şekilde derdi sadece bazı petrol yatakları, bazı silahlar ve bazı güven arayışları olan bir ülkenin bir başka ülkeyi, halka demokrasi getirme bahanesiyle savaşa sürüklediği onlarca senaryo gördünüz. Muhtemelen bu narsist ülke, hak iddia ettiği şeyler kendisine hükümet tarafından verilmiş olsaydı, halk sokakta diri diri yakılsa dahi umursamayacaktı. Oysa şimdi halkı da yanına alarak, kışkırtarak, yıllardır maruz kaldıkları baskının yön değiştirebilme umudunu insanlara vererek, mazlumların haklı öfkesini kendi amaçlarına alet ediyor. Biz ise algımız yine ıslak çamaşır gibi burulup kayalara çarpa çarpa kimin, neyin yanında olmamız gerektiğini anlamaya çalışıyoruz.

Haberlerde, sosyal medyada, telefonlarımızın ekranında, her yerde görüp iliklerimize kadar rahatsız olduğumuz ama buna rağmen hiçbir şey yapamadığımız bu korkunç gerçeklerle yaşamak zorundayız.

Her ne kadar duygular eskisinden farklı olsa da o metrobüs durağında beklemeye devam ediyoruz.

Sabah işe gidiyoruz, akşam eve dönüyoruz, arkadaşlarımızla konuşuyoruz, ertesi gün yine aynı rutine dönüyoruz. İnsanların yaşamak zorunda kaldıkları zulümler kahve molasında yapılan “inanılmaz olaylar abi ya, bakalım ne olacak, hayırlısı” muhabbetlerine sıkışıyor.

Bunu yapıyor olmak vicdanen rahatsız edici. Çoğumuzun içinden şu soru geçiyor: Neden bu kadar duyarsız olduk? Artık umursamıyor muyuz? Toplum olarak neden bu kadar vicdansızlaştık? Ne oldu bize?

“Vicdanımızı kaybetmiş olma” açıklaması bana giderek fazla basit gelmeye başladı.

Gerçekten mesele bu kadar mı?

Bir noktadan sonra kendime başka bir soru sormaya başladım: Neden bu kadar çok şeye bakıp bu kadar az şeye tepki verebiliyoruz?

Milyonların seyirci kaldığı gerçek dramlara şahitlik ettiğimiz bu yüzyılda bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Ama elbette psikoloji, sosyoloji ve modern toplum üzerine yazılmış bazı çalışmalar bize bu konuda fikir verebiliyor. İncelediğim kaynakların çoğu ise problemin insanların duyarsızlaşması olmayabileceğini gösteriyor.

Her şeyden önce, biz insanız. Kendimizi oldukça gelişmiş bir tür olarak tanımlıyoruz. Kurduğumuz uygarlık bunun en büyük kanıtlarından biri. Araçlarımız, teknolojimiz ve adına medeniyet dediğimiz şey gerçekten büyük bir hızla gelişmiş olabilir. Ama buna rağmen evrimsel olarak yanımızda taşıdığımız bazı gerçekler de var. Bunlardan biri zihnimiz. İnsan zihninin yapısı bugün yaşadığımız bu donukluğu anlamak için belki de ilk bakılması gereken yer. Çünkü bu zihin, sürekli küresel felaketlere maruz kalacak şekilde değil; daha küçük topluluklarda, daha yakın ve somut tehditlere tepki verecek şekilde evrildi.

Küçük topluluklarda yaşayan, çevresindeki birkaç düzine insanın hayatını doğrudan etkileyebilen bir türdük. Tehlike dediğimiz şey çoğu zaman yakınımızdaydı. Kabileye saldıran bir grup, yaklaşan bir yırtıcı ya da doğrudan içinde bulunduğumuz bir kriz.

Bugün ise durum bambaşka.

Telefonumuzu açtığımızda dünyanın bir başka ucunda yaşanan acıyı görebiliyoruz. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarını, felaketlerini, trajedilerini izliyoruz. Ve bu akış hiç durmuyor. Haberler, paylaşımlar, videolar… Daha biri bitmeden diğeri başlıyor. Gerçek bilginin yanında gerçekliği tartışmalı spekülatif bilgilerin akışı da devam ediyor. Her birine sürekli ve filtresiz bir şekilde maruz kalıyoruz.

Oysa çok yakın bir geçmişte durum böyle değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da milyonlarca Yahudi toplama ve imha kamplarında katledilirken dünyanın büyük bir kısmı olup bitenlerin boyutunu tam olarak bilmiyordu. Kampların varlığı ve içeride yaşananların gerçek boyutu, savaşın sonuna doğru ve Nazi Almanyası yenildikten sonra çok daha açık biçimde ortaya çıktı. Kamplara giren askerlerin ve gazetecilerin gördükleri karşısında yaşadığı şaşkınlık bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Bugün ise tam tersi bir durumdayız. Birçok felaketi neredeyse eş zamanlı olarak görüyoruz. İşte psikolojide “duygusal uyuşma” denen kavram tam da burada devreye giriyor. Beyin, bu kadar yoğun uyaran karşısında kendini korumaya çalışıyor. Bir noktadan sonra duygu akışını yavaşlatıyor. Bu bir duyarsızlık değil; bir savunma mekanizması.

Çünkü her şeyi aynı yoğunlukta hissedip hepsiyle mücadele edecek şekilde evrilmedik.

Ama mesele sadece bu değil.

Bir başka değişim de tepkinin biçiminde yaşandı. Geçmişte toplumsal sorunlara verilen tepkiler çoğu zaman kolektifti. İnsanlar bir araya gelir, konuşur, tartışır, örgütlenir ve birlikte hareket ederdi. Bugün ise sorunları ekran başında öğreniyoruz.

Dolayısıyla tepkiyi de ekran başında veriyoruz.

Bir gönderiyi beğeniyoruz, bir şeyi paylaşıyoruz, belki bir yorum yazıyoruz. Sonra akış da metrobüs yolculukları da devam ediyor.

Fakat bu tür tepkilerin çoğu zaman gerçek bir değişim yaratmadığını da görüyoruz. İşte tam burada Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı anlamlı hale geliyor.

Seligman, insanların tekrar tekrar sonuç alamadıkları deneyimler yaşadıklarında, zamanla denemeyi bıraktıklarını söyler. Eğer uzun süre boyunca adaletin işlemediğini, suçluların cezalandırılmadığını görür ve gösterdiğimiz çabanın boşa gittiğini düşünürsek zihin şu sonuca varır: “Uğraşmanın anlamı yok. Ben etkili değilim.”

Bu duygu sadece bireysel deneyimlerden doğmaz. Toplumsal deneyimler de bunu üretir.

Öte yandan seyirci kalmış gibi hissetmek çoğu zaman yalnız hissetmenin de bir sonucu. İnsan tek başına hareket etmekte zorlanır. Cesaret, güven ve eylem çoğu zaman topluluk içinde ortaya çıkar. Fakat yalnız hissetmemiz bir tesadüf ya da sebebi bilinmeyen bir gizem değil. Modern dünya, bilinçli ve sistematik bir şekilde bireyi yalnızlaştırmaya çalışıyor. Üstelik bunu, kulağa ilk bakışta güzel ve zararsız gelen kaynaklar kullanarak yapıyor.

“Sen biriciksin.”

“Sen değerlisin.”

İlk bakışta kulağa özgürleştirici geliyor, öyle değil mi? Yıllarca toplum tarafından ezilen, hor görülen, yargılanan ve ötelenen bir birey için çok rahatlatıcı bir ifade.

Ancak bu aşırı bireyselleşme aynı zamanda kolektif gücü de zayıflatıyor. İnsan tek başına küçük hisseder; ancak topluluk içinde daha hızlı eyleme geçebilir. Eğer bireyi yalnız bırakırsak ne olur? Zamanla daha fazla yalnızlaşarak daha hareketsiz kalır.

Bugün yaşadığımız sorunlar ortak olmasına rağmen çözümlerin bireysel gibi sunulması da benzer bir çabanın sonucu. Biz bir ülkeyi işgal etmiş, insanları katletmiş, çocuklara şeytanın aklına gelemeyecek şeyler yapmış olabiliriz ama mutluluk içinde, çözüm sende.

Kapitalist ve materyalist sistem bu fikri sürekli farklı korkuları ve endişeleri tetikleyerek pekiştiriyor: “Dünyayı değiştiremezsin. Sen en iyisi kendini kurtar.”

Başarı bireyselleştiriliyor. Güvenlik bireyselleştiriliyor. Hatta mutluluk bile bireysel bir projeye dönüşüyor. Ama sorunlar hala kolektif kalıyor.

Sosyolog Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış kitabında özgürleşiyormuş gibi görünen bireyin aslında sadece yalnızlaştığına dair çok iyi bir anlatı var. Fromm’a göre modern insan görünüşte özgürleşmiştir ama aynı zamanda geleneksel bağlarını da kaybetmiştir. Bu da onu daha özgür değil, daha yalnız hale getirir.

Ve yalnız insan çoğu zaman seyirci olmaya daha yatkındır.

Bir süre sonra şunu fark ediyoruz: Duyarsız değiliz. Bunca korkunç şeyin, bitmeyen bilgi akışının, insanlara, doğaya ve başka canlılara yaşatılan onca acının ortasında sadece üzgün de değiliz; aynı zamanda yorgunuz. Ne yapacağımızı bilmiyoruz çünkü hiç öğrenmedik.

Ama bu hikaye burada bitmiyor.

Biz bitti demeden bitmez.

Hepimiz filmlerde dünyanın ancak büyük kahramanlıklar ve fedakarlıklarla kurtarılabileceğini öğrendik. Dünyayı kötülerden kurtarmak için bazen bir, bazen de bir grup süper güçlere sahip, insan üstü canlının yardımı gerekti. Bugün dünyayı kurtaramayacağımızı düşünüyor olmamız çok normal. “Dünyayı ben mi kurtaracağım” sorusu da çok doğru bir soru.

Evet, dünyayı ben kurtarmayacağım. Zaten nasıl kurtarayım? Benim sıradaki metrobüse kesin binmem lazım, şu an en büyük derdim bu.

Ama belki zaten ilk adım dünyayı kurtarmak da değildir. Belki dünyayı kurtarma görevinin ilk adımı, filmlerde görmeye alışık olduğun büyük kahramanlıklarda değil; daha önce hiç aklına gelmeyen basit bir insan refleksinde saklıdır.

Belki ilk adım birbirimizi yeniden fark etmektir.

Çünkü eğer mesele yalnızlaşmaksa, çözüm de muhtemelen buradan başlayacak. Büyük ve köklü değişimler çoğu zaman küçük insani temlaslardan doğar. İnsanlar yeniden konuşmaya, yan yana gelmeye ve birlikte düşünmeye başladığında her şeyin değişmesi için ilk koşul da yerine gelmiş olur.

Bir grup insan ortak değerleri hakkında konuşur, diğerleri onlara katılır, fikirler yayıldıkça ve insanlar bir araya geldikçe yeri gelir birlikte padişahın emirlerine uymayıp, silahlarını imha etmeyi reddeder ve onlarla vatan kurtarırlar.

Peki biz bunu nasıl yapabiliriz?

Cevap sandığımızdan daha küçük ve daha basit adımlarda saklı.

İnsanlarla yüz yüze daha fazla temas kurmak; sorunları yalnızca ekranlardan izlemek yerine çevremizde konuşmak; mahallede, işte ya da okulda küçük dayanışma alanları oluşturmak; yardım istemekten ve yardım teklif etmekten çekinmemek; yalnız mücadele etmek yerine küçük gruplar kurmak beklediğimiz o büyük değişimin küçük yaratıcıları olabilir.

Çünkü kolektif güç çoğu zaman büyük kalabalıklardan değil, küçük bağlardan doğar.

Bir başka önemli adım da tarihi öğrenmek olabilir. Bugün sahip olduğumuz birçok hak kendiliğinden ortaya çıkmadı. Çalışma saatleri, oy hakkı, sendikalar, sosyal haklar… Bunların neredeyse tamamı insanların bir araya gelip mücadele etmesiyle kazanıldı.

Tarihi öğrenmek bize geçmişteki olaylardan ders almayı öğrettiği gibi önemli bir şeyi de hatırlatır: Değişim mümkündür ve çoğu zaman kolektif olur.

Belki de bu yüzden dünyayı anlamaya çalışırken iletişim kurmak, bağ güçlendirmek, okumak ve düşünmek en önemli başlangıçtır.

Eğer bu konular ilginizi çekiyorsa aşağıdaki kitapları okuma listenize ekleyebilirsiniz:

• Erich Fromm — Özgürlükten Kaçış
• Byung-Chul Han — Yorgunluk Toplumu
• Mark Fisher — Kapitalist Gerçeklik
• Hannah Arendt — Kötülüğün Sıradanlığı
• Martin Seligman — Öğrenilmiş İyimserlik

Büyük bir kahramanlığa ihtiyacımız yok.

İhtiyacımız olan tek şey birlikte olmanın gücünü hatırlamak.

Bugün, bu gücü yeniden elde etmek için ilk adımı atacak mısın?

Kahraman olmaya hazır mısın?